Öze dönüş en canlı gerçeğimizi hatırlamaktır. Mükemmel, bir bütündür. Bütün halimiz, öz olan halimizdir.
Doğamızdan, özümüzden ne kadar çok uzaklaştık. “Ben” dediğimiz kendimizi önce unuttuk, sonra da onu bulmaya çıktık. Arayıştayız, ama aradığımız şeyin bizde olduğunu fark edemiyoruz. Sürekli olarak sağlıklı yaşam, sağlıklı düşünme ile ilgili yeni metotlar deniyoruz. En büyük sağlıklı yaşamın, önce öze dönmek olduğunu fark edemiyoruz. Özümüze dönebilsek sorunların kendiliğinden çözülebileceğini anlayamıyoruz. Belki de her şeyin bu kadar basit olabileceğini düşünemeyecek kadar şartlandırmalarla doluyuz.
Yüksel Ben’le İlişki Kurmak
Yaratıcı imgelemeyi çok etkili ve başarılı hale getirmek için atılacak en önemli adımlardan biri, “kaynaktan” geldiğini hissettiğimiz bir deneyim yaşamaktır. Kaynak, evrendeki sınırsız sevgi, bilgelik ve enerjiyi sağlayan demektir. Sizin için kaynak, Tanrı ya da evrensel zihin, her şeyin “bir”liği, ya da asıl özünüz anlamına gelebilir. Nasıl kavramlaştırırsak kavramlaştıralım, o burada ve şimdi hepimizin içinde, içsel varlığımızda bulunmaktadır.
Ben kaynakla ilişki kurmayı, Yüksek Ben’le, içimizde yaşayan Tanrısal varlıkla ilişki kurmak olarak düşünüyorum. Yüksek Ben’le ilişkide olmak derin bir bilme, kesinlik, güç, sevgi ve bilgelik duygusuyla karakterize edilir. Bu durumda, kendi dünyanızı kendinizin yarattığını ve onu kusursuz hale getirmek için sonsuz bir güce sahip olduğunuzu bilirsiniz.
Bu şeklide kavramlaştırmasak da hepimizin Yüksek Ben’le ilişki kurduğumuz anlar vardır; bu tür deneyimleri hepimiz yaşamışızdır. Kendimizi olağanüstü yüksek, aydınlık, güçlü, “dünyanın tepesinde” ya da “dağları yerinden oynatabilecek güçte” görmeniz Yüksek Ben’le ilişki kurduğunuzun göstergeleridir. “Aşık olmak” da böyle bir duygudur. Aşık olduğunuzda kendinizi ve dünyayı harika hissedersiniz; çünkü başka bir varlığa duyduğunuz sevgi, Yüksek Ben’inizle aranızdaki duvarın kalkmasına yardımcı olur. Yüksek Beninizin bilinçli olarak farkına vardığınızda, onun zaman zaman yaşanan bir deneyim gibi göründüğünü keşfedersiniz.
Gece başınızı kaldırıp da bulutsuz bir gökyüzüne baktığınızda, hem inanılmaz bir yalınlığa, hem olağanüstü bir derinliğe sahip olan bir gerçeği kolaylıkla fark edersiniz. Orada gördüğünüz nedir? Ay, gezegenler, yıldızlar, Samanyolu’nun parlak kuşağı, bir kuyruklu yıldız ve belki de iki milyon ışık yılı ötedeki Andromeda Galaksisi…Daha basite indirgersek, bunlar uzay boşluğunda yüzmekte olan nesneler mi? O zaman evren nelerden oluşuyor? Nesneler ve boşluktan… Uzay boşluğunun akıl almaz derinliğini düşündüğünüzde veya günün erken saatlerinde, güneş doğmadan önceki sessizliğe kulak verdiğinizde, içinizde bir şeyin titreşmeye başladığını hissedersiniz. Daha sonra uzayın derinliğini, kendi derinliğiniz gibi algılar ve biçimi olmayan o değerli dinginliğin, hayatınızdaki her şeyden daha çok “SİZ” olduğunu anlarsınız.
Hindistan’ın antik kutsal metinleri Upanishad’larda aynı gerçek şu şekilde ifade edilmektedir:
“O, gözle görülmeyendir, ama gözler O’nunla görür. O’nu Brahman (Brahman, Hint felsefesi geleneğinde, hem içkin hem de aşkın olan ve hem evrende hem de kendisinde var olan en yüksek varlığa kendinden kendine birleşmenin nihai ve en yüksek hedef olarak addedildiği dünya ruhudur.) olarak bil, O insanların tapınacağı bir şey değildir. O, kulakla işitilmeyendir, am kulak O’nunla işitir: O’nu Brahman olarak bil, O insanların tapınacağı bir şey değildir… O, düşünceyle düşünülmeyendir, ama zihindeki düşünceyi de olduran O’dur; Onu Brahman olarak bil; O insanların tapınacağı bir şey değildir.”
Bu kutsal yazıda anlatılan şudur: Tanrı, biçimi olmayan bir bilinçtir ve sizin asıl kimliğinizin ÖZ’üdür. O’nun dışında kalan her şey biçimdir ve “insanların tapınacağı şey”dir.
Evrenin nesnelerden ve boşluktan, yani şeylerden ve hiçlikten oluşan çift yönlü gerçeği, aslında sizin de gerçeğinizdir. Akıllıca yaşanan, dengeli ve üretken bir yaşam, gerçeği oluşturan bu iki boyut arasında, yani biçim ile boşluk arasında yapılan bir dans gibidir. İnsanların çoğu kendilerini biçim boyutuyla, duyusal algılarla, düşüncelerle ve duygularla öylesine özdeşleştirmişlerdir ki, yaşamlarının üstü örtülü, ama son derece hayati olan bir bölümünü gözden kaçırırlar. Bu insanlar, kendilerini biçimle özdeşleştirmeleri yüzünden egolarının içinde sıkışıp kalmışlardır.
Boşluk nasıl ki her şeyin var olmasını mümkün kılıyorsa ve nasıl ki sessizlik olmadan ses olamazsa, siz de gerçek kimliğinizin özü olan ve biçimi olmayan o boyut olmadan var olamazdınız. Bu boyuta Var’lık alanı diyebiliriz. Eğer “Tanrı” sözcüğü bu kadar yanlış kullanılıyor olmasaydı, o boyuta bu adı verebilirdik. Var’lık tüm oluşumlardan öncedir. Oluşum bir biçimdir, içeriktir, “olanlar”dır. Oluşum hayatın sahnesi, Var’lık ise perde arkasıdır.
İnsanlar kendilerini olup bitene o kadar kaptırmışlar, sürekli değişen biçimlerin dünyasıyla öylesine hipnotize olmuşlar ve yaşadıklarının içine öylesine dalmışlardır ki, içeriğin, biçimin ve düşüncenin gerisindeki özü unutmak insanlığın kolektif bir hastalığı haline gelmiştir. Zaman içinde akıllarını o kadar bozmuşlardır ki, gerçek yuvaları, yazgıları, asıl kaynakları zihinlerinden silinmiştir. Halbuki kimliğinizle ilgili canlı gerçek, öncesizlik ve sonrasızlıktır.


