Sinir Krizi Anında Ne Yapmalı?
Sinir Krizi anında Ölü Taklidi her zaman işe yarar 🙂
Çocuklar sinir krizine girdiğinde, duygusal tepki vermemek ve olaya tanıklık etmek dışında yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur. Çocuğunuzun krizi sizin duygusal tepkilerinizden beslenir.
Sinir krizleri son derece dramatik olabilirler. Kendinizi sakın onlara kaptırmayın ve onları fazla ciddiye almayın. Eğer kriz bir isteğin yerine getirilmemesi nedeniyle harekete geçmişse, o isteği yerine getirerek ona boyun eğmeyi düşünmeyin bile. Bunu yaparsanız çocukta şöyle bir düşünce gelişir: “Ne kadar mutsuz olursam, istediğimi elde etme şansım da o kadar artar.” Bu, onun hayatının geri kalan yıllarındaki işlev bozukluğunun temel sebebidir. Kriz sizin eylemsizliğiniz karşısında hayal kırıklığına uğrar ve iyice durulmadan önce biraz daha faal hale gelip canınızı sıkabilir. Neyse ki çocuklardaki kriz anları yetişkinlere oranla genellikle daha kısa sürelidir.
Kriz yatıştıktan az sonra veya belki de ertesi gün çocuğunuzla konuşabilir ve ona neler olduğunu sorabilirsiniz. Ama neler olduğunu kesinlikle siz anlatmayın. Onun yerine sorular sorun.
Örneğin, “Dün sana neler oldu ki öyle bağırıp çağırmaktan kendini alamadın? Bunu hatırlıyor musun? O anda neler hissediyordun? Hissettiğin şey iyi bir duygu muydu? Sana olan şeyin bir adı var mı? Yok mu? Eğer tanımlaman gerekseydi, ona hangi adı verirdin? Görebilmen mümkün olsaydı, sence neye benzerdi? Bana onun bir resmini yapabilir misin? Buradan gittikten sonra ona ne oldu? Uyumaya mı başladı? Sence o tekrar geri gelebilir mi?” diye sorun.
Ölü taklidi her zaman işe yarar 🙂 Kriz anındaki kişiye tepki vermeyin, krizini daha fazla düşünce ve duyguyla doldurmayın; sadece o anda yaşadığı şeyleri yaşamasına izin verin. İzin vermenin gücü müdahale etmemekte ve hiçbir şey yapmamakta saklıdır. An’da kalabilmek, zaman zaman sözcükler ve eylemler gerektirse de, söylenebilecek veya yapılabilecek her şeyden, her zaman çok daha etkilidir.
Sinir krizi anındaki kişiye, yani hayatınızın An’da aldığı bu şekle tepki gösterdiğiniz ve An’ı bir araç, engel veya düşman olarak gördüğünüzde, kendi biçimsel kimliğinizi, yani egonuzu da güçlendirmiş olursunuz. Çünkü ego tepkiseldir.
Tepkisel olmak, tepki verme bağımlısı olmak anlamına gelir.
Ne kadar tepkisel olursanız, kendinizi biçim içinde o kadar kaybedersiniz. Çevrenizdeki akışa direnmediğinizde, biçimin ötesindeki gerçek özünüz, kısa ömürlü biçimsel kimliğinizden çok daha büyük ve her yeri kapsayan sessiz bir güç, yani Mevcudiyet olarak ortaya çıkar. Bu hal, biçimler dünyasındaki herhangi bir şeyden çok daha fazla “siz”dir.
Biçimsel kimliğiniz olan Ego’nuzun sizi tepkilerinizi kullanarak yönetmesine izin vermediğinizde, hayatınız değişir.
Evrendeki en büyük gücün anahtarı, direniş içine girmemektir.

Bilinç, biçimin tutsağı olmaktan onun sayesinde kurtulur. Biçime (Yani var olana ve olup bitine) içsel bir direniş göstermemek, biçimin mutlak gerçekliğini inkar etmek anlamına gelir. Öte yandan bir direniş içinde olmak, biçimsel kimliğinizin, yani egonuz daha dahil olmak üzere, dünyanın içindeki tüm şeylerin olduklarından daha gerçek, daha sağlam ve daha kalıcı olduğu düşüncesini güçlendirmekten öteye geçmez.
Çocuklardaki krize veya başkalarının krizlerine tepkisiz kalmayı başarabiliriz. Peki kendi krizlerimiz? Başkalarına karşı tepkisel olup olmamanın değerlendirmesini yaptıktan sonra; kendinize, kendi deneyimlerinize karşı olan tutumunuz nasıl?
Hayatımız, başımıza gelen şeyler değil de ona verdiğimiz tepkilerse eğer; bunun da sadece farkına varmak bile aslında bize büyük bir değişim gücü verir. Biçim dünyasında, iyi veya kötü, gerçekleşmekte olan her şeyin geçici olduğunu görebilmek, onlarla olan bağınızın bağımlılığa dönüşmesine engel olur. Kötü olarak nitelediğiniz ve size acı veren her durumda tepkisel davranmayıp, derinlerinize işlemesine izin vermezseniz, ileride karşılaşacağınız kriz anlarını önlemiş olursunuz. Ama sık sık sinir krizi anları deneyimleyen biriyim diyorsanız, işe önce acılarınızı kabul etmekle başlayabilirsiniz.
Mevlana bununla ilgili şöyle der:
“Yaraların, ışığın içeri girdiği yerdir. Seni acıtan, üzen, sende yara açan her şey, aynı zamanda seni kutsar. Karanlık senin aydınlatıcı mumundur. Yıkımın olduğu yerde hazine bulunur. Yaralarından kaçma! Yaraların, ışığın içine nüfuz edeceği yerdir…”
Direnmemek, yargılayıcı olmaktan kaçınmak ve olan bitene bağımlı olmamak, gerçek özgürlüğün ve aydınlanmış bir şekilde yaşamanın üç temel ilkesidir.
Her şeyin geçici olduğunu ve değişimin kaçınılmazlığını görür ve kabul ederseniz, gelecek hakkında endişe duymadan veya kaybetme korkusu yaşamadan, devam ettiği sürece dünyanın tüm güzelliklerinin tadını çıkarabilirsiniz. Hayatınızda olan bitenlere bağımlı olmazsanız, onların içinde sıkışıp kalmaz ve onları daha yüksek bir konumdan izleyebilirsiniz. Böylece, uzayın enginliğiyle sarılmış olan Dünya gezegenine tepeden bakan ve şu çelişkili gerçeği gören bir astronot gibi olursunuz: Dünya çok değerli ama aynı zamanda da çok önemsiz…



%100 katıldığım, eksiksiz bir içerik ve anlatım..tebrikler..Çoğumuzun aklına gelebilse de farkında olsak da yine çoğu zaman başaramadığımız en önemli şeylerden üçü…hayatı çok kolay ve zevkli kılacak ilkeler..zamanla daha iyisini yapabiliriz umarım…bu arada resim de çok güzel 💜 tam yerinde kullanılmış sanat gördü bu gözler:)
Aklımıza geldiği halde, farkında olduğumuz halde hayata geçirmekte zorlandığımız şeyler, zamanla bize yük olmaya başlar. Aslında farkındalığımızdır bize yük olan. Fark etmediysek, o bilinçsizlikle daha rahat yaşamaya devam ederiz. Cehalet özgürlüktür, cehalet mutluluktur gibi sözler aslında bunu kasteder. Ne zamanki farkındalık gelişir, o zaman mücadele ve gelişim başlar. Umarsız insanlar bu sebeple canımızı sıkar, onlara karşı tepkili oluruz. Çünkü biz hayatı tüm detaylarıyla umursarız ve elimizden geleni de yapmaya çalışırız. İşte tam da burada ıstakoz hikayesini hatırlamanızı isterim. Kabuğunun içinde gelişen ıstakoz, kabuğunu kırmadan gelişmeye devam edemez. Geliştikçe kırar, kırdıkça gelişir. Bizi zorlayan şey bizi geliştirir, bizi rahatsız eden şey aslında bize yol gösterir. Zamanla olabileceğimiz en iyi versiyonumuza dönüşmek zaten kaçınılmaz. Bunu yapmak için, hedeflediğimiz konularda pratik yapmamız, aynı bir sporcu gibi, düzenli antrenman yapmamız yeterli. Güzel bir bahçe görüp, “Çiçekler harika, keşke benim de böyle bir bahçem olsa.” dediğimizde bu bir anda gerçekleşir mi? Hayır, bunun için gerekli adımları atmakla başlamalıyız. Bir tane bile olsa çiçek alıp, diktiğinizde devamı gelecektir. Resim, seneler önce yaptıklarımdan biri. Umarım devam ederim. Bu da benim pratik yapmaya ihtiyacım olan ve alışkanlığa dönüştürmek istediğim bir alan 🙂
Artık nefret etmiyorsan, resim yapmamak kendi kendine en büyük ihanetin olur…Sayfalarca yazdıklarını tek bir resimle anlatabiliyorsun hala…Düşündüklerini, yaşadıklarını….Her zaman da öyleydin…Belki de biz çok yeteneksiziz:)