Nefesine Sahip Çık
Nefesimize nasıl sahip çıkarız?
Oksijen vücudun ana ihtiyacıdır: iç organların, bezlerin, sinir sistemi ve beynin çalışması için elzemdir. Vücudun enerji üretebilmesi için oksijene ihtiyacı vardır. Akciğerlere NEFES yoluyla taşınır ve orada kana nüfuz eder. Kırmızı kan hücreleri içinde bedenin her yerine taşınan oksijen, dokuların içine salınır. Oksijen, insan vücudunun temel yakıtı olan glikozu, oksidatif yıkımına uğratarak hücrelerde daha fazla enerjinin açığa çıkmasını sağlayan moleküldür.
Yaşlılar ve damar tıkanıklığı olanlar beyinlerine yeterli oksijen gitmediğinden genellikle negatif ve depresif olur. Aslında yaşlanmanın temel sebebi oksijen yetersizliğidir. Akut bir dolaşım bozukluğunun kalbe giden oksijeni durdurması kalp krizine, beyne giden oksijeni durdurması da beyin kanamasına yol açar. Yetersiz oksijen almanın yaratabileceği rahatsızlık ve hastalıkların listesi uzun: netice olarak oksijen “kaliteli ve sağlıklı” bir yaşam için dikkat etmemiz gereken ilk ve en önemli etkendir.
Peki bu kadar değerli olan oksijeni vücudumuza almamızı sağlayan NEFES ile aramız nasıl?
Nefes almak, yaşadığımız sürece istemsizce yerine getirdiğimiz, zahmetsiz bir fiziksel aktivite gibidir. Bir kaç saniye bile nefessiz kalmak, bize onun değerini hatırlatmaya yeter.
İnsanlar bizi bunalttığında “Bir nefes aldırmıyorlar” deriz.
Çok çalışmaktan yorulduğumuzda “Artık bir nefes almam gerek” deriz.
Paniye kapıldığımızda veya yoğun stres içerisinde bir şeyler yapmaya çalıştığımızda, çevremizdekiler bize “Dur, derin bir nefes al, bir kendinde gel de öyle devam et,” derler.
Rahatladığımızda derin bir OH çekeriz.
Daraldığımızda derin bir OF çekeriz.
Aslında tüm bu deyişler nefesin nelere, ne kadar etki etiğinin göstergesidir. Nefesi doğru kullanarak, yani vücudumuza yeterli miktarda oksijen alarak, hem biyolojik hem de psikolojik olarak iyileşir ve rahatlarız.
Günlük yaşamda nefesin farkında olmaz; bazı işleri soluksuz yapar, stresli olduğumuzda ise kısa soluklarla, yetersiz oksijen alırız. Hayatın koşturmacası içerisinde nefes kalitemiz düşer ve ancak uyurken yani şalteri kapattığımızda, vücudumuz doğru, verimli olan nefese geçiş yapabilir. Buna diyafram nefesi denir.

Yeni doğan bebekler, diyaframdan yani karından nefes alıp verirler. Bu aslında büyüdükçe, hayatın stresi ve yarışı içine girdikçe unuttuğumuz; ama aslında doğal olan nefes alış veriş şeklimizdir.
Uyurken vücut kendini dinlenmeye ve akabinde yenilemeye alır. Hücre yenilenmesini engelleyecek hiçbir dış etken olmadığından; burundan alıp verdiğimiz her solukta, vücudumuz ihtiyacı olan oksijeni depolar. Bu depolamanın başarılı olmasında, diyafram nefesinin büyük etkisi vardır.
Diyafram, beyne iki diyafram siniri ile bağlıdır ve diyaframın üç deliğinden biri de hayata ilk bağlandığımız noktaya, yani yemek borusuna (esophagus) bağlanır. Nörobilim, benzer hücre yapısı, benzer etken maddeleri ve reseptörlerinden dolayı, ikinci beynimizin göbek bölgesi olduğunu söyler. Göbek aynı zamanda, ana rahmindeki ilk enerji kaynağı bağlantımızdır.
Diyaframdan, yani çocuklar gibi göbeğimizi şişirerek aldığımız nefesi, buradan göğsümüze çıkartmalı ve ondan sonra vermeliyiz. Böylece nefes kapasitemizi genişletmiş, içimize daha çok oksijen çekmiş oluruz.
Derin nefes o kadar gereklidir ki; doğa, sizi esnetmek ya da size derin iç çektirmek yoluyla, isteseniz de istemeseniz de, sizi derin nefes almaya mecbur eder.
Ve aslında yapmamız gereken sadece kendimize, nefesimize sahip çıkmaktır.
“Ciğerlere çekilen hava ömrü uzatır, bırakılan soluk bedeni rahatlatır, öyleyse bir nefeste iki nimet gizlidir ve her bağış şükrü gerektirir.” Sadi Şirazi
Nefes alıp verirken, havanın belli belirsiz bir şekilde içinize girmesini, göğsünüzün ve karnınızın inip çıkmasını hissederken, kendi içsel bedeninizin de farkına varmış olursunuz. Dikkatiniz daha sonra, nefesinizden tüm içinize yayılmış olan o canlılığa odaklanır.
Bazı insanlar düşünceleriyle öyle kendilerinden geçmişler ve kendilerini kafalarının içindeki o sesle öylesine özdeşleştirmişlerdir ki, içlerindeki canlılığı artık hissedemez olmuşlardır. Fiziksel bedene can veren hayatı, kendinizi hissedememek, başınıza gelebilecek en büyük yoksunluktur. Onun yerine başka şeylerden medet umar ve aslında içinizde her zaman var olan ama göz ardı edilen o canlılıkla iletişim kuramamanızdan kaynaklanan o rahatsız edici duyguyu örtüp saklamak için bir arayış içine girersiniz.
Genellikle uyuşturuculara bağlı sarhoşluklar veya çok yüksek sesle çalınan müzik, gerilimli ve heyecan verici aktiviteler veya seks bağımlılığı gibi; duyuları aşırı şekilde uyaran şeylerden medet umulur.
İlişkilerde yaşanan dramatik olaylar bile, bazen o gerçek esenlik duygusunun bir alternatifi olarak görülür. İnsanlar, arka alandaki hiç dinmeyen huzursuzluklarını saklamak için yakın ilişkiler içine girerler ve “kendilerini mutlu edecek” o erkeği veya o kadını ararlar. Bu maceralar, doğal olarak genellikle “hayal kırıklığı” ile sona erer. Ve huzursuzluk yeniden baş gösterdiğinde de, bunun sorumlusu olarak partnerler görünür.
İçimizdeki boşlukları doldurabileceğimiz en temiz kaynak nefestir.
Boşluklarımızı ilişkilerle, maddelerle, türlü alışkanlıklarla değil; nefesle, öz’le, kendimizle doldurduğumuzda, hayatta geriye kalan her şey sadece pastanın kreması olur.
Nefes Pratiği
İki veya üç kez bilinçli nefes alıp verin. Şimdi, bedeninizin tamamına yayılan o belli belirsiz canlılık hissini fark edip edemediğinize bir bakın. Yani, bedeninizin içini hissedebiliyor musunuz? Bedeninizin belli bölümlerini sırayla hissetmeye çalışın. Ellerinizi, sonra kollarınızı, ayaklarınızı ve bacaklarınızı hissedin. Karnınızı, göğsünüzü, boynunuzu ve başınızı hissedebiliyor musunuz? Ya dudaklarınızı? Onlar da canlılar mı?
Bu egzersizi yaparken başlangıçta gözlerinizi kapatmak isteyebilirsiniz, ama bir kez bedeninizi hissettikten sonra gözlerinizi açın, etrafınıza bakarken de bedeninizi hissetmeye devam edin.


